2016 EMRE ZEYTİNOĞLU / Seçil Erel'in Yapıtları Üzerine: "Bir Müzik Dinler Gibiyiz”
  Sanatonline, Haziran 2016


Seçil Erel, Nisan ve Mayıs aylarında iki kişisel sergi gerçekleştirdi. Bunlar birbirlerine sıkı sıkıya bağlı bir içeriğe sahipti ve aynı düşünce sürecine aitti. Önce İstanbul Merkür’deki ve sonra da Ankara Siyah Beyaz’daki yapıtları izleyenler, bunlar arasındaki benzerlikleri hemen yakalayabilirlerdi. İstanbul’daki sergi “Olduğu Gibi” adını taşımaktaydı, Ankara’da ise sanatçı, bu kez sergisine “Kuş Bakışı” adını vermişti; ikisinde de tuvaller, ışıklı resimler ve kâğıtlarla geometrik alanlar oluşturulmakta ve bunlara ek olarak birtakım defterlere aktarılmış renk kodlamaları sergilenmekteydi.

Sergiler arasındaki benzerlik, aslında Seçil Erel’in yalnızca bu iki sergisinde mevcut değildir. O, neredeyse tüm yapıtlarında sanki hep aynı yaklaşım içinde gibidir: Son derece denetimli bölünmelerden türetilmiş, birbirlerine eklenen ya da aralıklarla tamamlanan o geometrik alanların yarattığı kompozisyonlar... Ve giderek, uzun ön çalışmalarla hazırlanan yatay ve dikey biçimlerin yan yana geliş hallerinden kurgulanmış seriler... Özellikle 2012 tarihinde Alan-İstanbul’daki “İlk Ev-Leia” sergisinde belirgin bir karakter olarak öne çıkan bu tavır, 2014 yılında Galeri Zilberman’da açılan “Alan” sergisiyle sürmüş ve sanatçının son iki sergisine ulaşmıştır. Söz konusu sergilerde, sanatçının daha önceki sergilerinde (“Şimdiki Basit Zaman” ve “Yalnız An” gibi) görülen perspektif anlayışı, espas ve kadrajlama yöntemi oldukça geriye itilmiş ve neredeyse saf bir mimariye dönüştürülmüştür.

Seçil Erel’in yapıtlarında uzun süredir bu ortak tavra tanık olmuş bir izleyici, denetimli dikey ve yatay alanlara bakıp ve böylece kompozisyonların mantığını kavrayıp o yapıtları kolayca çözümleyeceğini düşünebilir; bu olağan bir durumdur. Ayrıca izleyicinin, bunlar için kullanılmış bir tekniği de hemen sezebilmesi mümkündür: Daha önceden belirlenmiş alanlar arasına çekilen sınır çizgileri ve sınırların içindeki değişik boya katmanlarının modüler bütünlüğü... Bunların tümü neredeyse her yapıtta geçerlidir ve izleyicinin saptamalarında yanlış bir şey yoktur. Oysa yapıtları güvenle yorumlayan izleyicinin eksik bıraktığı bir durum ve açıklanmaya muhtaç bir soru ortaya çıkar; sanatçı, sergilerine verdiği adlar aracılığı ile “kendine ait” bazı şeylere işaret etmektedir: Yerleşilmiş mekânlar, geçici olarak kullanılmış yerler, harcanmış zamanlar ve buralar hakkında edinilmiş deneyimler… Ve küçük ipuçlarından yakalanabilen, bunların oluşturduğu duygular… Mademki yapıtlardaki geometrik alanlar, o alanların oluşturulma mantığı, o mantık çerçevesinde kurgulanmış kompozisyon serileri kolayca kavranabilmektedir, o halde sanatçının verdiği bu adlar ne anlama gelmektedir? Başka türlü bir soruyla, bu kadar sıkı bir denetime tabi tutulmuş kompozisyonlar, izleyiciye o kurguların mantığını anlatmaktan ötede bazı duygular içeriyorsa, o duyguların karşılığı olan öyküler nerelerde bulunabilecektir?

Sanatçı, “İlk Ev-Leia”da doğduğu mekândan söz etmeye başlıyor ve yaşamına giren radikal değişikliklerden konu açıyordu. “Alan”da ise (önceki sergiye göndermelerde bulunarak) bir evin planı üzerinden hareketle, bir ailenin yaşadığı “geniş çevre”nin ve taşınmaların getirdiği ruh durumlarının tanımı yapılıyor ve bir içselliğin analizine doğru yol alınıyordu; huzur bulmak ya da bulamamak, bakışları uzaklara çevirmek, aidiyet içinde olmak ya da olamamak... “Olduğu Gibi” ve “Kuş Bakışı” sergileri de diğer iki sergiden çok farklı sayılmazdı; onlarda da işin içine uzun yolculuklar girmekte ve ortam değişikliklerinin etkilediği duygulardan söz açılmaktaydı. Sanatçı, Siyah Beyaz’daki “Kuş Bakışı” sergisi için, kendisi ile yapılan bir söyleşide şunları söylemişti: Görsel ve içerik olarak değişmeye başlayan resimlerimde önemsediğim, bu gidilen yerlerden insanın kendine kalanlarla çeşitlenen düşünce ve duygular oldu. Kendi alanında sıkışmaktansa, çıkıp, deneysel bir şekilde, zamanın içersinde akmanın güzelliğini keşfetmemi sağlayan seyahatlerde fark ettim ki kendi alanımın dışına çıktığımda özgürüm ve kendime, kendi hayatıma başka açılardan bakıyorum.” Siyah Beyaz’ın en büyük duvarlarından birine yerleştirilmiş 140x840 boyutlarında, gidilen yerlerin haritalarının iç içe geçirilmesiyle tasarlanmış göz alıcı bir resim, belki de bu söylenenlerin en iyi karşılığı idi: Dışarıya açılan bir gözün, birbirlerine bağladığı her yeni deneyim ve duygunun geniş açısı...Aslında sanatçının bu söyledikleri, Merkür’deki “Olduğu Gibi” sergisine de bir göndermede bulunuyor elbette; çünkü orada da bu uzun yolculukların izleri, gidilen yerlerdeki deneyimlerden toparlanmış malzemeler aracılığı ile (büyük bir masa üzerine yerleştirilmiş küçük bitkiler, turistik kent planları, ufak tefek birkaç eşya daha vb.) kolayca görülebiliyordu. Ama bu noktada ilginç bir durum vardı: Sanatçının, sanki hiçbir öykü anlatmıyormuş, dolayısıyla hiçbir duyguya yer vermiyormuş gibi duran yapıtları, tam da her tür deneyimin ve o deneyimlerin duygularının içinden konuşuyordu. İşte izleyicinin ilk anda eksik bıraktığı ya da bir türlü yanıtlayamadığı durum burada doğuyordu: Bu yapıtlarda, sanatçının anlattıklarını ve bize aktardığı duyguları, bu katı geometri içinde nasıl kavrayabileceğiz?

Seçil Erel’in yapıtlarını, onların içine gizlenmiş deneyimleri ve duyguları sezebilmenin belki de tek yolu vardır: Bir şeyleri temsil edecek işaretleri hiç aramadan, göstergeler dünyasına itibar etmeden ve alışılmış simgelere sırtımızı dönerek bakmak... Bir geometrinin nerelerde ve nasıl uygulandığı, bunlar arasındaki değişikliklerin hangi koşullarda bozulduğu ve yeni bir sisteme geçildiği, o sistemin esnekliklerinin ya da katılıklarının hangi koşullar altında saptandığı... Tüm bunları görebilmek ve o mantığın merkezinden başka bir şey aramamak... Aynı müzik dinler gibi... Öyle ya, örneğin Ludwig van Beethoven’un “Pastoral Senfoni”si, bize kır yaşamındaki hangi sesleri doğrudan aktarır? Hiçbirini... Orada duyulacak olan, akan bir suyun ya da yağmur damlalarının sesi, bir rüzgârın uğultusu, küçük hayvanların bağırışları, kuşların ötüşleri midir? O senfonide, bunların dışında tek bir şey duyulur: Katı bir geometrik yapı, yani ses bloklarının ve sürelerinin kusursuz kompozisyonu...

Seçil Erel’in yapıtlarındaki deneyimler ve onların duyguları, zihnin denetlediği katı bir geometri içinde var olabiliyorsa, o halde şunu söyleyebileceğiz: Bir müzik dinler gibiyiz.