2014 COŞKUN DEMİROK / Her Şey Bir Sisteme Dayanır
  Grizine, Şubat 2014



İlk Ev, Seçil Erel

Seçil Erel’in Galeri Zilberman’da açılan ve 22 Şubat’a kadar devam edecek sergisi Alan’a ve Seçil Erel’e dair Coşkun Demirok yazdı.

Kurgu Ev: Arsan Apt., 299x600 cm,
tuval üzerine yağlıboya, 2013

Seçil Erel, bir dönem başlangıcı olarak 2008 yılını veriyor. O güne dek öğrendiklerini ve düşündüklerini tamamen bir kenara bırakıp kendi sistemini kurmayı hedefliyor. Ama bunun için zamana ihtiyacı var. Bu yüzden bir arayış içinde. Süreç, üretken ve bir çok deneyi de beraberinde getiriyor. İplerden ağlar, düğümler bir anlamda yumuşak, organik  biçimler oluşturuyor. Ya da çalışmalarının gelişim sürecini belgeleyen fotoğraflar duvara iğnelenerek yerleştirmelere dönüşüyor. Kullanılmış boya malzemeleri ile doldurulmuş plastik kutular bir anlamda kendilerini sorgulayan çalışmalar olarak varolurken, çevre kirlenmesi veya artık malzemelerin geri dönüşümü gibi daha evrensel boyutları ele alan yapıtlar haline geliyorlar. Zaman ve mekan ilişkileri, üst üste boyamalar ve süreç konusu, sanat yapıtının ne olduğuna dair bir ölçü arayışının kavramlarını haline geliyorlar. Belli ki bir sistem, bir formül arayışı bu. Ama her bir safha, her deney kendi yapıtını beraberinde getiriyor.

Öğrencilik yıllarının hemen ardından yaptığı ‘Dilemma‘ adlı yapıtı belki de resmetme olayının bir temel çelişkisini ilk kez bilinçli bir şekilde yorumluyor. Bu yapıt iki parça ve tek bir resim olarak ele alınmış. Bu, başlangıcın, işe koyulmak üzere kolları sıvamanın bir resmi. Bir sabretme döneminin ardından haykırılan bir özgürlük özlemi. Derinlik illüzyonunu bilinçli bir şekilde ve ustaca kullanılmış. Hareketler büyük ve tuvalin belirlediği sınırı zorluyorlar. Bir yerlerden başlayıp bir yerlere yöneliyorlar. Bir bütünlükleri yok, gelip geçiyorlar. Akıntılar derinliğin belirsizliğini vurgularlarken, boyama eyleminin de nasıl bir rahatlık ve kararlıkla gerçekleştiği konusunda bir ipucu veriyorlar. Buna rağmen resim  tamamlanmış olduğundan başka türlü olamayacağını söylüyor.

Bunu takip eden yapıtlar gene büyük jestlerden oluşmaya devam ediyorlar. Yalnızca, tüm alanı kendilerine mal etme isteminden vazgeçiyor, şekil almaya yelteniyor, ara bölgelerin varlığına izin veriyorlar. Hareketler, bu sakin geçiş bölgeleriyle bir diyalog içindeler. Bazı şekiller havai fişek patlamalarını andırarak parlayıp, sönüyorlar. Bazen prizmalar karanlıkta ışık kırılmalarına neden oluyor, saklı aynalar ise bir yerlerden bulup buluşturdukları ışık kaynaklarını bize yönlendiriyorlar. Yapılar kuruluyor, dengeler aranıyor. Erel’in yapıtlarında serbest hareketler yavaş yavaş kesiliyorlar. Kontrol altına giriyorlar. Statik biçimler, durağan bloklar oluşuyor. Bir yapıya gereksinim duyuluyor. Sanatçının kendi terimiyle bir “sistem arayışı” kendisini göstermeye başlıyor.

Birçok izleyicide göze “erkeksi” gelen tavır, görece “sertlikler” inatlaşan, başkaldıran yırtıcı bir tavır sonucu değil. Seçil Erel başkaldıran bir sanatçı değil. O kalıcıyı arayan, sağlam bir düzen kurmaya yönelen bir kişilik. Resmi için bir düzene, dengeye, giderek bir sistematiğe gereksinim duyması bundan. Daha işin başından beri var olan “her şeyin bir sisteme dayanması gerektiği” düşüncesi giderek belirginleşiyor. Bu arada -belki de inadına- resmin o bildik temel çelişkisi “yüzey üzerinde üçüncü boyut” illüzyonunu kullanmayı sürdürüyor Seçil Erel. Ne ilginçtir ki, tam da bu yapıtlar bana, bir taraftan Lyonell Feininger’in figüratif yapıtlarındaki stilize edilmiş ışık ve gölge oyunlarını, onlardaki derinlik izlenimini, diğer yandan da Gunta Stölzl’in tekstil ve halı renk ve şekil kurgulamalarını, yani bir nevi Bauhaus döneminin ‘klasik modernizm’ini çağrıştırıyorlar. Simetrilerin, ya da bir aks sisteminin ağır bastığı yapıtlar neredeyse savaş sonrası Orta Avrupa sakral sanatını  anımsatıyorlar. Nereden nereye? Bizler belki de zamanımızın dijital göz alışkanlıkları nedeniyle geçmiş ve gelecek arasında gidip geliyoruz.

Boyama esnasında kullanılan yan malzemeler, üstleri boyalı yapıştırıcı bantlar, kağıt şeritler yepyeni bir çalışma tekniğini var ediyorlar. Kendiliğinden bir kolaj biçimi ortaya çıkıyor. Son derece samimi, kendi doğallıklarını taşıyan yapıtlar bunlar. Hayır, “icat edilmiş” yapay bir özgünlük çabası içermiyorlar; gerçekten özgün bir estetiğe sahipler. Bu da malzemenin kendi haline bırakılmasıyla ilgili bir şey. Onlar gerçekten ne ise onlar. Ve sanatçıya yepyeni olanaklar açıyorlar. Ve Seçil Erel deniyor. Büyük boyutlarda yeni çalışmalar ortaya çıkıyor. Çeşitlemeleri bazen kilimleri andırıyor, bazen tüm bir duvarı kaplayarak, veya tavandan sarkıtılarak mekanın bir parçası haline geliyorlar. Küçük boyutlar sayısız, rengarenk serileri oluşturuyorlar. Kendisi artık malzemelerle oluşan bu dönemi aklın sezgiyle olan ilişkisinde yeni bir soluk, pek çok kavramı da barındıran bir süreç olarak nitelendiriyor.

Tam bu noktada, atölyesinde tesadüfen gözüme çarpan renk araştırmalarını da  dikkati çekmekte yarar var. Birbiri ardına dizilmiş sayısız fırça dokunuşları, Jerry Zeniuk‘un tablolarını çağrıştırarak, ama Seçil Erel’in elinde  ara  renklere ayrışıp, sayfalar üzerinde kendi yaşamlarını sürdürüyorlar. Özel bir estetik kaygısı güdülmeden, sistematik bir arayış sonucu ortaya çıkmış bu sıralamalar, bir şairin saklı dizeleri andırıyorlar. Sistematiğin estetiği, şiirselliği bu işte. Kendi başlarına objelere dönüşmüş bu deftercikler ayrı bir sergi konusu.

Latif Palas, 140x161 cm,
tuval üzerine yağlıboya, 2013

Seçil Erel son zamanlarda modül arayışlarına yönelmiş. Bunun o bahsettiğim sistem arayışının bir parçası, bir devamı olduğu açık. Sanırım bu gereksiminin geçmişini kendisinin çocukluğunda aramak çok yanlış bir yaklaşım olmazdı. Bir yazışmamızda çocukluğunun daha çok kurucu, inşa edici oyunlarından, matematiğe olan ilgisinden söz etmişti. Modern sanatta ilk sistem arayışlarını, modüler çalışmaları De Stijl, Bauhaus gibi ekollere, Rus avangartlarına dek vardırabiliyoruz. Minimalistler, kuramsal sanatçılar konuyu uç noktalara kadar taşıyorlar. Akla Tropicalia hareketinin kurucularından Helio Oiticica gibi özel, daha serbest, yaşamla daha bağlı konumlar geliyor. Seçil Erel de modüllerle çalışmanın kendi yaşamından, onunla dolaysız bir ilişki içinden kaynaklandığını belirtiyor. Modüller daha çok boyama eyleminin çeşnilendirilmesi için bir yöntem, bir araç gibi görünüyor. Sanat yapıtının sorgulanmasına, kendini sorgulamasına, çoğaltılabilirliğine  veya tekrarın estetiğine bir yanıt aramıyorlar. Onlar daha çok içinde yaşadığımız mekan(lar)ın kişiliğimizle bağlantısını kavramaya yardımcı olabilecek bir sistemi temsil ediyorlar. Bu ilişki ise satıhları üzerinde gerçekleşen ekspresif bir boyama tarzı ile bütünleşiyorlar. Bir anlamda geçmişi ve geçmek üzere olanı yakalamaya yönelik bir çabayı oluşturuyorlar. Marcel Proust aklımdan bir gelip geçiyor.

Seçil Erel
bir zamandır yaşadığı mekanları, giderek ‘taşınmazın’ yaşamımızdaki yerini ve rolünü konu alıyor. 2011 de Alan İstanbul için kağıt üzerine çalışmalarla hazırladığı sergide anne karnını ‘ilk ev’ olarak tanımlıyor ve buradan şimdiye dek yaşadığı evleri, çalıştığı atölye mekanlarını yorumlamaya götürüyor. Yakın geçmişinden ta çocukluğuna, kimlik, kişilik, zaman ve mekan tanımları arasında bir geziye çıkarıyor. Yaşamını ve sanatçı olarak varlığını doğduğu, büyüdüğü ve bir ortamda sürdüren ve belki de günümüz dünyasında nadir sayılabilecek bir örnek teşkil eden Seçil Erel, içinde bulunduğu bu lüksten yararlanıyor, bir anlamda yaşamını modüllere bölerek (ya da yapı taşlarına ayrıştırarak) gözden geçiriyor, yeniden irdelemeye çalışıyor sanki.  Ev ve taşınmaz kavramları sorgulanıyor. Ev döşemek, taşınmak, yeniden  yerleşmek  gibi kavramlar gözden geçiriliyor. Bir yere ait olmak, mekan-kişilik ilişkisi konu ediliyor. Yaşanmış evler ve atölyeler tuvallere aktarılıyor. Modüllerle yerleştirmeler oluşuyor. Bu aşamalar son derece planlı, sistematik ve sonuca yönelik, sanki bir mimarın elinden çıkarcasına ele alınıyor. Bir proje gerçekleşiyor.  

Bu noktada Seçil Erel’in Galeri Zilberman için hazırladığı çalışmalarıyla yepyeni bir  boyuta adım attığını saptamak yanlış olmaz. Yola çıkış noktası, her ne kadar yaşamında yer alan mekanlar olsalar da, bunun sadece bir araç olduğu kanısındayım. Çünkü, bu çalışmalarda ilk göze batan özellik,  onların şematik yapıları. Bir yandan tuğla duvar örgüsünü andıran sonsuz tekrarlar, birbirinin izini sürdüren zig zaglar, karolar, paralel çizgilerden oluşan taramalar ve diğer yandan onların altında kalan spontane bir biçimde boyanmış yüzeyler. Hele üzerlerinde çalışılan satıhın modüllerden oluştuğu göz önüne alınırsa. Bu  dokunun, gene böylesi bir sistematik estetikle alaşımı, ancak ‘her şeyin bir sisteme dayandığı’ düşüncesini irdeleyen Seçil Erel’in güçlü kişiliği ile olanaklı kılınabiliyor.  

Bu sergisiyle sanatçı kendi önünü açıyor. Son eserlerinde bir arayıştan değil, kendini bulmanın rahatlığından  söz ediyoruz. Bu rahatlamanın da bir üretime dönüştüğünü görüyoruz. Kılı kırk yarmayan bir sanat üretimi bana çok sempatik ve sağlıklı geliyor. Bize artık bu, engellerden arınmış, bir yön tutturmuş ve kararlı yürüyüşün kendisini nereye götüreceğini merakla beklemek kalıyor.   

Seçil Erel
‘in Galeri Zilberman‘daki sergisi 22 Şubat’a kadar devam ediyor.